ANASAYFA
EDEBİYAT Bu kapıdan Eksik giren Tam çıkar! GEZİ YAZISI

Buraya Noksan Gelen Tamamlanır!

Ferahlatıcı bir bahar sabahı, birkaç parça eşya dolu çanta elimizde, Mevlâna aşkına düştük yollara… Karaköy’de buluşup otobüslerimize bindik; kimi eşi, kimi çocuğu, kimi arkadaşı, kimimiz tek başına… Otobüslerimiz peş peşe takiple, yoğun trafiğe takılmamak için İstanbul’dan kaçarcasına gayrette kaptanlarımız!  Bizim ise dudaklarımız duaya titriyor;
Yarabbi uzakları yaklaştır… zoru kolaylaştır… Ayetel Kürsi…
Yüreğimiz pırpır…
“Ne olursan ol, yine gel!” çağrısına, olduğumuz gibi gidiyoruz…
Şems!in çekim alanına girdikçe gözkapaklarımız dirileşiyor, otobüsün içerisi kıpır kıpır; müzik söyleyenler,fıkra anlatanlar... mikrofon elden ele... belki ilk defa şehir dışında yan yana seyahat eden iş arkadaşları sohbette… hasbihal dem vurursa belli ki sıcak dostluklar kurulacak…
‘… çok gezen biri’nin tecrübesinden faydalanıp öğle yemek molasını Maşukiye’yi kuşbakışı gören yeşil bir alana sapıyoruz.
Otobüslerden iner inmez çam kokusuna karışmış papatyaların rayıhası… Aparatif yiyeceklerimizi kapıp çayırların üzerine atıyoruz kendimizi… hamlayan bacaklarımızın teri sökülüyor… Biraz sonra başımızı kaldırdığımızda, “Tokad-i Hayreddin” yazılı ok işaretli tabela gözümüzü okşuyor... Fırsat bilip, otantik parkın devasa çam ağaçları gölgesinden huzur ile yürüyüp inşirah ediyoruz.

Tokad-i Hayreddin  Hz.’nin mütevazi kabrinin bulunduğu yer sanki bir gizli bahçe…
İhvanları ; Şeyh Şaban-ı Veli Kastamonu’da, Hasan Baba ve Yaren Baba Yalova’da metfun, Tokad-i Hazretleri de burada… dikkatimi çekiyor her üç velinin de ıssız orman tepelerine neden metfun olmuşlar acaba? Sorgulamama hikmeti ilahi… çözümlemesiyle huzurunda duaya duruyoruz ve ilk nasiplendiğimiz bu veli kulun huşusu ile otobüslerimize binip duraksamadan, hızla yol alıyoruz…

“Konya il sınırı” tabelasının manevi çember hissi…  bir anda içimizi ısıtıyor klimalardan gerilen tenimize inat… Şems’in çekim alanına doğru, uçsuz bucaksız, dümdüz yolda otobüslerin tekerlekleri yağ gibi kayıyor…
Yemyeşil bir şehrin huzur dolu sokağından süzülen gölgelerimiz misafir hanelere siniyor. On saati (8+2)  aşan yol yorgunluğu bedenlerimizi uykunun demine hapsediyor ve yatağı yorganı yabancılamadan, sağa sola dahi dönmeden,  dinç bir beden ve zinde bir ruhla uyanıp samimi bir ortamda kahvaltımızı yapıyoruz.
Yemekhane pencerelerinden süzülen ışık huzmeleri zamanın gong sesi gibi dokunuyor yüreğimize… Zamanın idrakindeyiz /Şemsli bir gün… 

İçimiz içimize sığmıyor… şevkle kalkıp “bismillah”… aşka yürüyüş… iznillah…
Benim seferim rabbimi bulma seferi… “bir ben var benden içeri”…
Canı ruhu yanmış âşıklardan nasiplenme vakti…
Deyip,
Yürüyoruz ayaklarımızın gittiği yöne doğru… Henüz rehberimiz gelmedi, bilenler biliyormuş ama biz acemice geziyoruz kendimizce…
Nezih bir park içinde mütevazı bir camii… “şu camide iki rekât namaz kılalım” diye dikildiğimiz mabedin kapısında -Şems-i Tebrizi- tabelasını görünce, kalbimiz yerinden fırlıyor adeta! Elimiz döşümüze kapanıyor heyecanımızı bastırma gayretindeyiz… sonra da bir kelebek gibi içeri süzülerek türbei makama meylediyoruz.
Zatı Şems’in ayakucunda huzura durup duada, niyazdayız… Ya hayy…
Kalp mahzun  tık tık…  gözler nemli pıt pıt… ruh yanık garam… paramparça bir hal…
Ve bağrı yanık(…)ların üzerimizdeki selamlarını arz ediyoruz…
Huzura secde…  vuslata niyazdayız…
Birkaç dakika huuuu…
Münevverül kalple çıkıyoruz camiden… istikamet Hz. Mevlana. Bir sevgiliden diğer sevgiliye kelebek…
Arkadaşlarımızla birleşerek kalabalıkların aktığı tarafa doğru yöneliyoruz.
Şehir adeta açık müze; her taraf ecdat kokusunda… cadde kenarında yükselen, hâlâ zamana meydan okuyan Selçuklu Mimarisi binalardan gözlerimiz büyüleniyor…  içimizi ferahlatıcı genişlikten geçiyoruz, kocaman bir meydana çıkıyoruz. Karşımızda Kubbetüssahra’yı andıran yeşil kubbeli bir silüet beliriyor… Bilenlerin gözü ışıldıyor, bizimse kamaşıyor…
Kan basıncımız artıyor merkeze yaklaştıkça…
“Mevlana Müzesi”  yazılı tabelanın altındaki turnikeden üst üste! huşusuzca geçiriliyoruz.
Bir anda mekân değiştirmiş gibi şaşalıyoruz…
Aman Allahım! bu ne mahşeri kalabalık…! Sırat köprüsünü geçmeye hazırlanan imamı önünde cemaat gibi bölük bölül insan yığınları…
Ve ruhumuz irkiliyor…
Bir sese doğru çağrılıyoruz ki, karşımızda rehberimiz…  Gurup sancağı altında toplanıyoruz…
Tebessüm yüzlü rehberimiz bizi selamlayıp başlıyor anlatmaya:
Hz. Mevlânâ... 
“… -gel- çağrısına uyanlar… bağrı yanıklar… aşka kanat açanlar… hoş geldiniz…”
Asıl adı Muhammed Celaleddîn olan, sonradan sembolik olarak kendine Mevlânâ ve Rûmî de denen, 1207 yılında Afganistan'ın Belh şehrinde doğup ailesiyle Anadolu’ya göç ederek güzel Konya’mıza yerleşen bir sûfi ve din ulemasıdır. Anadolu'nun ünlü evliyalarından sayılan ve hoşgörü felsefesiyle tanınan Mevlânâ Celaleedin Şemsi Tebriz'i ile olan manevi dostluğuyla da tanınmaktadır.
“Hazret-i Mevlânâ Kamil Bir Mürşiddir… Yedi yıl süren Halep ve Şam seyahatinden sonra Konya'ya dönmüş, Seyyid Burhaneddin'in arzusu üzerine birbiri arkasına, candan istekle ve samimiyetle, üç çile çıkarmıştır. Yani üç defa kırkar gün (yüzyirmi gün) az yemek, az içmek, az uyumak ve vaktinin tamamını ibadetle geçirmek suretiyle nefsini arıtmıştır. Üçüncü çilenin sonunda onu yetiştiren Seyyid Burhaneddin, Mevlânâ'yı kucaklayıp öpmüş; takdir ve tebrikle, "Bütün ilimlerde eşi benzeri olmayan bir insan, nebilerin ve velilerin parmakla gösterdiği bir kişi olmuşsun... Bismillah de yürü, insanların ruhunu taze bir hayat ve ölçülemeyecek bir rahmete boğ; bu suret âleminin ölülerini kendi mana ve aşkınla dirilt." Demiş ve onu irşâd ile görevlendirmiştir.

Daha önce bir kez Bağdat’ta karşılaşıp biribirinden hoşnut olan Mevlânâ ile Şems, bu iki kabiliyet, bu iki nur, bu iki ruh, bir süre sonra Konya’da buluşup, görüşmüşler, bu tarihte Şems altmış, Mevlânâ otuz sekiz yaşındadır. Bu iki ilahi âşk, bir müddet yalnızca bir köşeye çekilerek kendilerini tamamiyla Hakk'a verirler ve gönüllerine gelen ilahi ilhamlarla sohbetlere koyulurlar. Sultan Veled der ki: "Ansızın Şems gelip ona ulaştı; ona maşukluk (sevilen, sevgili olmanın) hallerini anlattı, açıkladı. Böylece de sırrı yücelerden yüceye vardı. Şems, Mevlânâ'yı şaşılacak bir âleme çağırdı, öyle bir âleme ki, ne Türk gördü o âlemi ne Arap."
Mevlânâ, Şems ile Konya'da buluştuğu zaman tamamiyle kemale ermiş bir şahsiyetti. Şems, Mevlânâ'ya ayna oldu. Mevlânâ, Şems'in aynasında gördüğü kendi eşsiz güzelliğine âşık oldu. Diğer bir ifadeyle Mevlânâ, gönlündeki Allah aşkını Şems'te yaşattı. Mevlânâ'nın Şems'e karşı olan sevgisi, Allah'a olan aşkının miyarıdır (ölçüsüdür).  Çünkü Mevlânâ, Şems'te Allah cemalinin parlak tecellilerini görüyordu. Mevlânâ açılmak üzere bir güldü. Şems ona bir nesim oldu. Mevlânâ bir aşk şarabı idi, Şems ona bir kadeh oldu. Mevlânâ zaten büyüktü, Şems onda bir gidiş, bir neşve değişikliği yaptı. Şems ile Mevlânâ üzerine söz tükenmez. Son söz olarak şöyle söyleyelim, Şems, Mevlânâ'yı ateşledi, ama karşısında öyle bir volkan tutuştu ki, alevleri içinde kendi de yandı.

Hazret-i Mevlânâ'nın Vasiyeti: "Ben size, gizli ve aleni, Allah'dan korkmanızı, az yemenizi, az uyumanızı, az söylemenizi, günahlardan çekinmenizi, oruç tutmaya ve namaz kılmaya devam etmenizi, daima şehvetten kaçınmanızı, halkın eziyet ve cefasına dayanmanızı avam ve sefihlerle düşüp kalkmaktan uzak bulunmanızı, kerem sahibi olan salih kimselerle beraber olmanızı vasiyet ederim. İnsanların hayırlısı, insanlara faydası dokunandır. Sözün hayırlısı da az ve öz olanıdır. Hamd, yalnız tek olan Allah'a mahsustur. Tevhid ehline selam olsun." İrfan ve sevgi güneşi Mevlânâ, Cemaziye'l-ahir, 672 (17 Aralık 1273) Pazar günü gurup vakti, bütün parlaklığı ile, bütün güzellikleriyle gülerek ebediyet âleminin asumanına doğdu. Mevleviler, o geceye Şeb-i Arus derler.

Kendine “Hamuş” diyen yani “suskun”…  50 bin dizeye imza atan Hz. Mevlânâ ya …
"Ölüm günümde tabutum yürüyüp gitmeye başladı mı, bende bu cihanın gamı var, dünyadan ayrıldığıma tasalanıyorum sanma; bu çeşit şüpheye düşme, bana ağlama, yazık yazık deme. Şeytanın tuzağına düşersem işte hayıflanmanın sırası o zamandır. Cenazemi görünce ayrılık ayrılık deme. O vakit benim buluşma ve görüşme zamanımdır. Beni kabre indirip bırakınca, sakın elveda elveda deme; zira mezar cennetler topluluğunun perdesidir. Batmayı gördün ya, doğmayı da seyret. Güneşe ve aya batmadan ne ziyan geliyor ki? Sana batmak görünür, ama o, doğmaktır. Mezar hapis gibi görünür, ama o, canın kurtuluşudur. Hangi tohum yere ekildi de bitmedi? Ne diye insan tohumunda şüpheye düşüyorsun? Hangi kova kuyuya salındı da dolu dolu çıkmadı? Can Yusuf'u ne diye kuyuda feryad etsin? Bu tarafta ağzını yumdun mu o tarafta aç. Zira senin hayuhuyun, mekansızlık âleminin fezasındadır."
“Bizim mezarımız ariflerin gönüllerindedir."
…
Mevlânâ Mevlevi Dergâhını/külliye/müze geziyoruz; sıra sıra odalar, yaklaşık dörder metre kareden ibaret çilehaneler… dervişlerin (12 kişi) çene altlarından dizlerine taktıkları bir aletle sadece iki saat uykuyla yetinip nasıl nefs terbiyesine girerek tefekkürle-seyri sülük-te yol aldıklarını anlatıyor rehberimiz…
Daracık çile odalarına bir bir girip çıkıyoruz, her bir hücre/oda Mevlana ve mevlevilerin kullandığı objelerle donatılmış; su içtiği kabı, deri çantası, sikke, cübbe, ney, nota defterler… kıvrım kıvrım bir kucağı dolduracak kadar büyük tespih… hepsi de korumalı camekanlarında sergileniyor… 

Aşevi denen kısımda dervişlerin maketleriyle canlandırıldığı panoramik bir sergi… lakin giriş-çıkışlar tıklım tıklım… insan selinde akıyoruz.
Son yöneliş; Kubbetü’l Harda (yeşil)… Kâbe’ye yakın belde… son durak Hz. Mevlânâ Celalettin Muhammed’in kabri makamına akıyoruz.
Giriş Kapısının üstünde asılı Levhada:
Kabetü'l-uşşâk bâşed in mekam Her ki nakıs amed incâ şod temam (Bu makam aşıkların kâbesi oldu. Buraya noksan gelen tamamlanır.) yazıyor
Ayasofya heybetinde, Sultanahmet, görkeminde bir mekân içerisine dervişleriyle metfun olmuş Hz. Mevlânâ’yı muhabbetle selamlıyoruz… Durmak yok, görüntü almak yok, Mevlânâca bir çemberde insanlar pervane gibi… bizi de sürükleyerek… girmemizle çıkmamız bir oluyor! 
Şems’deki mütevazı sükût arıyoruz…
Uğultulu mahşeri bir kalabalıktayız…
İnsanlar şekilden ibaret …  gösteriş… avami her şey…
İçeride bulamadığım huşuyu dışarıda arıyor; bir köşeye çekilerek Mevlânâ’ya münacattayım… -âlemin yüreği yanıklarının yüreklerine ateşler salan- Hz. Mevlana’ya; Rabıta…
Dakikalarca niyaz ve aşkı garam…
Onlarca bağrı yanıkların selamı arzı…
Sonra sevgiliye buruk veda… gülistanı terk eden bülbül acziyetinde…
Gözler kızarmış, baş öne eğik… tüm beden huzura inşirah…
…
Rehber eşliğinde, gurubumuza karışıp mübarek mekândan ayrılarak kendi dünyamıza dönüyoruz… hızlı hızlı adımlayan ayaklar şimdi daha yavaş, kalbin ritminde…
Güzergâhımızda,   1200 yıllarında yapılan, Şerafettin Camii var. Rehberimiz, bu camiinin içimizi burkan bir öykünü anlatıyor, ibreti âlem bilsin diye; İnönü döneminde bu büyük harikulade camii ahır olarak kullanılmış! Rehberimizin parmağıyla minarenin tepesin şahadet buyurduğu hilalin üzerinde hâlâ duran -altı ok!- tarihe tanıklık ediyor…
Acemice akla ilk gelen; “niçin hâlâ değiştirilmiyor?” Sorusuna tecrübeli rehberimiz; “nesillere anlatacak belgemiz olsun…” diye cevaplıyor…
Bu gördüklerimizi muhayyilemizde süzerek ilerliyoruz ve şimdiki durağımız aynı güzergâh üzerinde, yine 1200 lü yıllarda, ecdadımız Selçuklularca yapılmış İplikçi Camii var. Rehberimiz yine dikkatimizi çekmek için, her birimizi şadırvan mermer sütunlarının dibine dizerek heyecanımızı artırıyor…

Şadırvanın 10 mermer sütun bulunmakta. Her mermer sütunun tam dibine dikilen bir kişi, denk gelen tam karşısındaki mermer sütunun dibindeki şahıs ile, birebir mikrofonla konuşur gibi konuşuyor! Hem de net bir ifade ile …
Bu camii şadırvanının akustik özelliğini bugünün bilim insanının hâlâ çözemediğini anlatıyor! 
Ağzımız açık kalıyor, duyduklarımızla…

Ecdadımızın bu gurur verici şahikasıyla yürüyüp Alaeddin Tepesine çıkıyoruz.  Bir başka tarihi abide daha karşımızda; yine 1200 yıllarında başlanıp yapımı tam 100 yıl süren bir Selçuklu camii. Uzun sürmesinin nedeni; her hükümdar camiye bir bölüm ilave ederek genişletmiş olmasındanmış. Her gittikleri seferden dönerken bir sütun getirip camiye dikmişler. Çorbada bir tuz…
Caminin içinde dünyanın nadide eserlerinden harika bir sanat eser gözlerimizi kamaştırıyor; Abanoz ağacından, yapımı tam 40 yıl süren, 3600 parçanın çakılarak, üzerinde Kurandan ayetleri yazılı, bir örneği daha bulunmayan ve hâlâ orijinalliğini koruyan minber.

Zamanı verimli kullanmak için camiden çıkıp arabalarımıza binerek diğer ziyaretlere hızla yol alıyoruz.
Yol boyunda giderken rehberinizin; “sağ tarafınızda gördüğünüz yer, daha düne kadar  -han- iken bugünkü  … dershaneleri olan bina;  Hz. Mevlânâ ile Şems-i Tebrizi’nin ilk buluştuğu tarihi mekân! Uyarısıyla irkiliyoruz…
Birzamanlar, altın sarısı salkım salkım üzümlerin yetiştirildiği, meşhur Meram Bağları, şimdilerin villalı bahçeler arasından geçip Şeyh Tavus Mehmet Hindi Hazretleri kabri makamını ziyaret ederek  mola veriyoruz. Mütevazi bir lokantada meşhur Konya etli ekmeğinden tadıyoruz… nefis mi nefis…

Günbatımında arabalarımıza binerek Konya Mevlana Kültür Merkezine geçiyoruz.  Gurur verici bir tablo; gıcır gıcır ve devasa bir komplek … Yine bir insan seline kapılıp bina içine sürükleniyoruz. İçeride kulakları okşayan bir musiki dinletisi karşılıyor önce… ve karanlığı gökkubbeden yaran ışık layıkası… altında semazenlerin pervanesi… gözlerimiz kamaşıyor, yüreğimiz naif, ruhumuz mesti âlâ… Semazenler döndükçe bizim aşktan huşudan başımız dönüyor… alkış yok ama aşk-ı memnu bir hoşnutluk… Hz. Mevlana’dan Rab’be giz…

Ney huşusu… ve mahzun bir kalp ile dönüyoruz kapıda bekleyen otobüslerimize…
Karanlık kucağına dem vurmadan vesselam deyip ayrılıyoruz Mübarek şehir Konya’dan…
Mutmain bir kalp ile… heyecansız…  huzur ve sükut ile…
“Biz birleştirmek için geldik, ayırmak için değil” diyen gönül eri Mevlana’yla birleşip kelebekleşiyoruz ay ışığında…
“Yarım hacı” niyetinde…
Ayetel Kürsi zırhına bürünüp Mevlânâ kokusundayız artık…
Otobüs koltuklarımıza gömülüyoruz ve gözlerimize semazenlerin perdesi iniyor… hülyalardayız…
Zaman sonra açılan gözlerimize değen dehşet bir manzaradayız; Konya’ya indiğimizdeki yemyeşil manzaraya inat , Boğaz’da betonlar arasına sıkışmış yeşil…

Orada ağaçlar arasında kaybolmuş evler, burada evler arasında kaybolmuş ağaçlar…
Mehmet Ballı Araştırmacı Yazar Editör | 29 Mayıs 2013

Haşiye:Bu gezide, İETT Bembirsen Yönetim Kurulu üyelerine, emeği geçenlere özellikle Güzel İnsan; Yakup Gündoğdu başkanımıza böyle muhteşem bir gün yaşattığı için şükranlarımla selamlıyorum... ve rehberimiz; Ahmet Yurdakul'beye... Allah sizin gibi insanları yeryüzünde çoğaltsın büyütsün yürütsün...

Yazarın diğer yazılarını okumak için tıklayınız

Not: Bu yazı izinsiz kullanılamaz...