Rahman Rahim olan Allah’ın adıyla

1- Göklerde ve yerde olanların tümü Allah'ı tesbih etmektedir.(1) Mülk(2) de O'nundur, hamd(3) (övgü) de O'nundur. O, her şeye güç yetirendir.
2- Sizi yaratan O'dur; buna rağmen sizden kiminiz kâfirdir, kiminiz ise mü'min.(5) Allah, yapmakta olduklarınızı görendir.(6)
3- Gökleri ve yeri hak olmak üzere yarattı ve size düzenli bir biçim (suret) verdi; suretlerinizi de güzel yaptı. Dönüş O'nadır.(7)

AÇIKLAMA

1. İzah için bkz. Hadid an: 1. Sonraki konu düşünüldüğünde niçin bu cümleyle giriş yapıldığı anlaşılmaktadır. Zira daha sonraki ayetlerde kainatı Allah'ın yarattığı, sahibi ve hükümdarının sadece O olduğu hakikati beyan edilmiştir. O, bu kainatı boş yere yaratmamıştır. Bilakis kainatın yaratılışı bir hikmete dayanır. İnsanoğlu bu kainatta başıboş bırakılmadığı gibi, yaptıklarından hesaba da çekilecektir. Çünkü bu kainatın sahibi, herşeyden haberdardır ve kainatta olan herşey O'nun bilgisi dahilindedir.
Görüldüğü gibi bu konuya en uygun giriş ancak bu cümleyle (Göklerde ve yerde ne varsa Allah'ı anmaktadır.) yapılabilirdi. Mevki ve mahal itibariyle girişteki bu cümlenin anlamı şöyledir: "Yerden, göğe ve hatta fezanın derinliklerine kadar dikkatli baktığınızda, herşeyin Allah'ın zaaf, ayıp ve noksanlardan münezzeh olduğuna şehadet ettiğini görürsünüz. Şayet O'nun zat, sıfat, fiil ve işlerinde küçük bir noksanlık ya da kusur olsaydı, böylesine mükemmel bir nizama sahip olan kainatın ayakta kalması mümkün olmazdı. Aksine biz bu kainatın eksiksiz, muazzam bir işleyişi olduğunu müşahede ediyoruz.
2. Yani, kainatın yegane Meliki O'dur. O, kainatı yaratıp harekete geçirmekle kalmayıp, her an bu kainatı idare etmektedir. O'nun bu yönetiminde hiçbir kimsenin ortaklığı sözkonusu değildir. Şayet mahlukatın bir kısmında geçici ve sınırlı bir tasarruf yetkisi bulunuyorsa, bu yetkiyi onlar, kendiliklerinden (zorla) elde etmiş değildirler. Bu yetkiyi onlara Allah Teâlâ vermiştir. Allah'ın dilediği bir zamana kadar, bu yetkilerini ellerinde tutabilirler. Dilediğinde ise, Allah, bu yetkiyi onlardan alır.
3. Diğer bir ifadeyle, hamde layık olan sadece O'dur. Başkalarının hamde layık yanları varsa bile, bu, Allah'ın onlara bir lütfudur. Şayet hamd, şükür anlamında ele alınırsa, bundan şükre asıl müstehak olanın Allah olduğu sonucu çıkar. Çünkü tüm nimetleri O yaratmıştır ve mahlukata O'nun dışında ihsan eden kimse yoktur. Bir kimse, bir iyilik yaptığında, bizim kendisine ettiğimiz teşekkür, Allah'ın yarattığı nimetlerin onun vasıtasıyla bize ulaşması nedeniyledir. Yoksa bu nimetleri yaratan o kimse değildir ve hiç kimse Allah'ın yardımı olmaksızın o nimetleri bize ulaştıramaz.
4. Yani, Kadir-i Mutlak'tır ve hiçbir kuvvet O'nun kudretini sınırlayamaz.
5. Bu ifadeye dört şekilde anlam vermek mümkündür ve hepsi de geçerlidir.
a) "Sizi O yarattı. Sonra bazılarınız O'nun yaratıcı olduğunu kabul ederken, bazılarınız inkar etti." Bu anlam, birinci ve ikinci cümlenin birlikte okunmasından çıkmaktadır...
b) "Sizi O yarattı ve mümin veya kafir olmakta sizleri serbest bıraktı. O bu konuda sizleri zorlamadı. İman veya inkârınızdan sorumlu olan sizlersiniz." Bu anlamı sonra gelen, "Allah yaptıklarınızı görmektedir." şeklindeki cümle de teyid etmektedir.Yani, size bu serbestiyi vermekle, sizin bu serbestiyi nasıl kullanacağınızı denemektedir.
c) "O, iman edersiniz diye, sizi selim fıtrat üzere yarattı. Ancak bu fıtrat üzere yaratıldıktan sonra, kimileriniz fıtratının aksine inkar etmiş, kimileriniz ise fıtratı doğrultusunda iman etmek suretiyle, yaratıcısına tabi olmuştur." Bu ayet Rum Suresi'nin 30. ayeti ile birlikte mütaala edildiğinde, yukarıdaki anlam daha sarih anlaşılır. "O halde yüzünü hanif olarak dine, Allah'ın insanları kendisi üzerine yarattığı fıtrata döndür." "Allah'ın yaratılışında bir değişim yoktur. İşte dosdoğru din. Ama insanların çoğu bilmiyorlar."
Hz. Peygamber'in (s.a.) birçok hadisi de bu konuya ışık tutmaktadır. Rasulullah (s.a) birçok hadisinde, insanın fıtrat üzere doğduğunu, ama sonra harici etkilerle küfr, şirk ve dalâlete düştüğünü söylemiştir. (İzah için bkz. Rum an: 42-47) Burada ayrıca, hiçbir semavî kitapta insanın doğuştan günahkar olduğu inancının bulunmadığına dikkat çekmek gerekir. Ancak 1500 yıl önce ilk kez Hıristiyanlar, bu düşünceyi asıl inançları arasına sokmuşlardır. Bu gün bile bazı Katolik kilisesinin alimleri, Kitab-ı Mukaddes'te böyle bir inancın dayanaklarının olmadığını itiraf etmektedirler. Kitab-ı Mukaddes üzerindeki uzmanlığıyla tanınan Alman papaz Herbert Haag, "Kitab-ı Mukaddes'te İlk Günah İnancının Temelleri Var mıdır?" adlı eserinde şöyle demektedir: "Başlangıcından 3. asra kadar Hıristiyanlık'ta ilk günah inancı mevcut değildi. Daha sonraları ilk günah inancı yayılmaya başlayınca, birçok hıristiyan alimi bu bid'ate karşı 200 sene mücadele etmiştir. Fakat en sonunda 5. asırda St. Agustin, mantığını kullanarak, insanoğlunun Adem Baba'sının günahını miras olarak devraldığını, ama İsa Mesih'in kefareti ile birlikte insanların felaha erdiğini ileri süren bu düşünceyi diğer hıristiyanlara da kabul ettirmiştir."
d) Allah'ın sizi nasıl yarattığını düşünecek olursanız O'nun size verdiği nimetlerden, yine O'nun verdiği vücut sayesinde istifade edebildiğinizi görürsünüz. Şayet O sizi bu şekilde yaratmış olmasaydı, sizler Yaratıcınıza karşı gelme imkanı bile bulamazdınız. Fakat bazılarınız hiç düşünmeden, yahut yanlış düşünerek inkar yoluna geçerken, bazılarınız da iman ederek, fıtrat üzere olan doğru yola tabi olurlar.
6. Bu cümlenin anlamı, maddi bir görmeyi ifade etmekten öte, amellerin değerlendirilip, ona göre karşılığın verilmesini tazammun eder. Tıpkı bir amirin, memuruna "Nasıl çalıştığını bir görelim hele!" demesi gibi. Yani, "Bir bakalım, iyi çalışırsan terfi edersin, kötü çalışırsan karşılığını ona göre alırsın."
7. Bu ayette üç husus arka arkaya açıklanmıştır ve aralarında sıkı bir irtibat vardır.
"Gökleri ve yeri (kainatı) hak ile yarattı." Buradaki "hak ile" şeklindeki ibareyle, bir haber verilmek isteniyorsa, kuşkusuz bu haber gerçektir. Şayet kainatın Allah'ın emri ile yaratıldığı anlatılmak isteniyorsa, elbette kainat adaletle yaratılmıştır. Yok eğer bu bir görüş (söz) ise, doğrudur. Ya da fiili bir anlam kastediliyorsa, bu "kainat hikmete dayalı yaratılmıştır" demiştir. Yani bu kainatı yaratan onu başıboş, anlamsız yaratmamıştır. Ardında bir hikmet vardır. Ve bir maksad için yaratılmıştır. Bu kainatın içinde ne yaratılmışsa mutlak surette bir fonksiyonu (görevi) vardır.
Buna dayanarak, insanoğlunun kullanmakta olduğu birçok icadlar yapılmıştır. (İzah için bkz. En'am an: 46, Yunus an: 11, İbrahim an: 26, Nahl an: 6, Enbiya an: 15-16, Müminun an: 102, Ankebut an: 75, Rum an: 6, Duhan an: 34, Casiye an: 28.)
"Sizi şekillendirdi, şekillerinizi güzel yaptı" Bu ifade ile insanın sadece yüzü değil, Allah'ın insana bağışladığı ve onların yardımıyla insanın hayatını idame ettirdiği bedeni yapısı ile kuvvet ve yetenekleri kastolunmaktadır. İnsan bu iki özelliğiyle diğer tüm mahluktan üstündür ve dolayısıyla onlar üzerinde hüküm sürmektedir.
İnsana kullanabilmesi için münasip oranlarda boy, el, ayak ve diğer organlar verilirken bilgi elde edebilmesi için hissiyat, elde ettiği bilgiden yararlanabilmesi için düşünme ve muhakeme yeteneği beyin (feraset) ve istediği yolu seçmesi ve Allah'ın verdiği yetenekleri hangi yolda kullanacağının bilinmesi için irade kuvveti bağışlanmıştır. Yine insana, yaratıcısına inanıp, inanmama, O'ndan yüz çevirme, başka ilahlar edinme, hatta Allah'a karşı savaş açma özgürlüğü dahi verilmiştir. Tüm bu yetenekleri ona vermekle Allah Teâlâ, diğer mahlukat üzerinde, insana fiilen sahip olduğu bir iktidar bağışlamıştır. (İzah için bkz. Mümin an: 91)
Bu iki hususun açıklanmasından sonra doğal olarak ortaya şu sonuç çıkar: "Dönüş O'nadır!" Böylesine mükemmel ve hikmete dayanan bu kainat içinde, kendisine sınırlı bir özgürlük, yetenek ve tasarruf hakkı verilen insana, bu nimetleri nasıl kullandığının sorulacağı aşikardır. İşte "Dönüş O'nadır!" ifadesinin anlamı budur. Daha sonraki ayette, bu dönüş tüm insanlığın ahirette yeniden dirilip, sorguya çekileceği vakittir. İnsana ancak o zaman, bu dünyada kendisine verilen özgürlüğü hak yolda mı, batıl yolda mı kullanmış olduğu dikkate alınarak, yaptıklarına, "karşılık" verilecektir. Bu noktada şu tür sorular akla gelebilir: "Ceza ve mükafatın bu dünyada iken verilmesi mümkün değil mi?" veya "Ceza ve mükafatı ahirete ertelemek gerekir mi?" ya da "Niçin tüm insanlığın diriltildiği gün, yani aynı zamanda ceza ve mükafaat veriliyor?" İnsan biraz düşündüğünde niçin böyle yapıldığını anlar ve sebebini makul karşılar. Zira insanın dünyada iken yaptıklarının etkisi, onun ölümüyle sona ermez. Aksine yaptıklarının etkisi insan öldükten sonra da, gelecek nesillere sirayet eder. Dolayısıyla insanın yaptıklarının tam karşılığı, tüm insanlık bir araya geldikten sonra verilebilir. (İzah için bkz. A'raf an: 30, Yunus an: 10-11, Hud an: 105, Nahl an: 35, Hac an: 9, Neml an: 27, Rum an: 5-6, Sad an: 29-30, Mümin an: 80, Casiye an: 27-29)