7- Allah'a iftira edenden daha zalim kim olabilir?(10) Ki o İslam'a (Allah'a itaat etmeye) davet olunmuştu.(11) Allah zalimler topluluğuna hidayet vermez.
8- Onlar, Allah'ın nurunu ağızlarıyla söndürmek istiyorlar. Oysa Allah, kendi nurunu tamamlayıcıdır; kâfirler hoş görmese bile.(12)
9- Peygamberlerini hidayet ve hak din üzere gönderen O'dur. Öyle ki onu (hak din olan İslâm'ı) bütün dinlere karşı üstün kılacaktır; müşrikler hoş görmese bile.(13)
10- Ey iman edenler, sizi acı bir azabdan kurtaracak bir ticareti(14) size haber vereyim mi?
11- Allah'a ve O'nun Resulüne(15) iman ederseniz, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihad ederseniz. Bu, sizin için daha hayırlıdır; eğer bilirseniz.(16)

AÇIKLAMA

10. Yani, Allah'ın gönderdiği peygamberi yalancılıkla suçluyorlar ve Allah'ın inzal ettiği kelamı, onun uydurması olarak niteliyorlar.
11. Yani, hak bir peygamberi iftiracılıkla suçlamak başlı başına bir zulümdür. Fakat onlar sadece bununla kalmayıp, o peygamber kendilerini Allah'a kulluğa çağırırken, onlar bu çağrıyı reddedip, O'nun davetini engellemek için iftira, yalan, hile ve her çareye başvurmaktadırlar.
12. Burada, sözkonusu ayetin H. 3'te Uhud Savaşı'ndan sonra nazil olduğuna dikkat edilmelidir. O dönemde İslâm, sadece Medine ile sınırlıydı. Ve Müslümanların sayısı da bir kaç bini aşmıyordu. Tüm Arapların bu dini yoketmeye kararlı oldukları bir dönemdi. Ve üstelik Müslümanlar Uhud Savaşı'nda yenilmişler ve kendilerine olan güvenleri de sarsılmıştı. Bu yüzden civardaki kabileler de İslâm aleyhine cesaret bulmuşlardı. İşte bu ahval ve şartlar altında Allah, İslâm nurunun sönmeyeceğini ve aksine daha da ışıldayarak tüm dünyaya yayılacağını müjdelemiş ve bu müjde aynıyla vuku bulmuştur. Allah'ın dışında o dönemlerde, İslâm'ın geleceğinin ne olacağını kim bilebilirdi? Nitekim beşeri imkanlar ölçüsünde olayı mütalaa ettiğimizde, o dönemlerde İslâm nurunun, her yönden esen şiddetli rüzgarların söndürebileceği zayıflıkta olduğunu görürüz.
13. "Müşrikler hoş görmese de..." yani onlar Allah'a ibadet etmelerinin yanısıra, başkalarına da ibadet etmiş ve Allah'ın halis dinine karşı başka dinleri de karıştırarak, onu karma bir din edinmişlerdir. Bu kimseler, sadece Allah'a kulluk etmeye ve O'nun yol göstericiliği doğrultusunda hayatlarını düzenlemeye razı olmamışlardır. Onlar heva ve heveslerine göre istediklerini ilah edinmekte, istedikleri düşünce ve akideye göre hayatlarını düzenleyip, diledikleri gibi medeniyetlerini oluşturmakta ısrar etmişlerdir. Allah'ın Rasulü ise, böyle insanlarla uzlaşmaya varması için gönderilmemiştir. O'nun gönderilme sebebi, Hak dini Allah'ın yol göstericiliğinde hayatın her kesiminde hakim kılmaktır. Ve O bu görevini her halukârda ifa edecektir. Kafir müşrikler onu kabul etseler de, etmeseler de, tüm güçleriyle karşı koysalar da, Rasul (s.a) muhakkak misyonunu tamamlayacaktır. Bu meydan okuma (tehaddi) , önceden Kur'an'da biri Tevbe: 33, diğeri Fetih: 28'de olmak üzere iki kez daha yapılmıştır. Bu ayette ise üçüncü kez tekrarlanmaktadır. (İzah için bkz. Tevbe an: 32, Feth an: 51)
14. "Ticaret" kişinin mal, vakit, emek, zihin ve yeteneklerini ortaya koyarak kâr elde etmesidir kısaca. Bu bakımdan iman ve Allah yolunda cihad etmek, ticarete benzetilmiştir. Yani, "Enerjinizi, zihnî ve bedenî tüm yeteneklerinizi bu yolda sarfedin ki gerçek kârı elde edebilesiniz." Buradaki "kâr" daha sonraki cümlede belirtilmiştir. Ayrıca bu husus Tevbe: 111 de diğer bir yönüyle ele alınmıştır. (Bkz. Tevbe an: 106)
15. Müminlere hitaben "iman edin" denildiğinde, bu, "ihlaslı müminler gibi davranın, sözde kalmayın ve imanınız için her türlü fedakarlığı yapmaya hazır olun" anlamında bir emirdir.
16. Yani, "Bu ticaret, sizin dünyadaki diğer ticaretinizden daha hayırlıdır."