33- İnsanlara bir zarar dokunduğu zaman, 'gönülden katıksız bağlılar' olarak, Rablerine dua ederler,(52) sonra kendinden onlara bir rahmet taddırınca hemencecik onlardan bir grup Rablerine şirk koşarlar.(53)
34- Kendilerine (nimet olarak) verdiklerimize nankörlük etsinler diye. Öyleyse metalanıp-yararlanın, artık yakında bileceksiniz.
35- Yoksa biz, onlara ispatlı bir delil indirdik de, o mu O'na ortak koşmalarını söylüyor?(54)
36- Biz insanlara bir rahmet taddırdığımız zaman, onunla sevinirler; kendi ellerinin takdim ettiği dolayısıyla onlara bir kötülük isabet ettiğinde de, hemen umutsuzluğa kapılıverirler.(55)
37- Onlar görmüyorlar mı ki, Allah, dilediğine rızkı yayıp-genişletir ve kısar da. Hiç şüphe yok bunda, iman etmekte olan bir kavim için gerçekten ayetler vardır.(56)
38- Öyleyse yakınlara hakkını ver, yoksula da, yolcuya da.(57) Allah'ın yüzünü (rızasını) istemekte olanlar için bu daha hayırlıdır ve felaha erenler de onlardır.(58)
39- İnsanların mallarında artsın diye, vermekte olduğunuz faiz Allah katında artmaz.(59) Ama Allah'ın yüzünü (rızasını) isteyerek vermekte olduğunuz zekat ise, işte (sevablarını ve gelirlerini) kat kat arttıranlar onlardır.(60)

AÇIKLAMA

52. Bu, onların kalplerinin derinliklerinde hâlâ tevhidin izlerinin bulunduğunun bir delilidir. Ne zaman ümitler yıkılmaya başlasa, kalpleri içten gelerek, ancak kâinatın gerçek hakiminin Mabud olduğunu ve ancak O'nun yardımının bir fayda vereceğini ilan eder.
53. Yani, "Onlar, tekrar başka ilahlara ibadet etmeye ve başlarındaki şansızlığın şu veya bu veli veya türbenin yardımıyla geçip gittiğini iddia etmeye başlarlar."
54. Yani, "Felâketleri Allah'ın engellediğini değil de, falanca velinin engellediğini söylemeleri için kendilerinde ne delil var? Sağduyu bunu kabul eder mi? Yoksa, Allah'ın bazı yetkilerini falanca velilere verdiğini ve insanların zorluklar karşısında bu velilere yalvarmaları gerektiğini söyleyen ilâhi bir kitab var mı?"
55. Bir önceki ayette, insan cehaleti, nankörlüğü ve anlayışsızlığı nedeniyle eleştirilmişti. Bu ayetle ise hafifliği ve hasisliği nedeniyle tenkit edilmektedir. Bir kimse biraz güç, servet ve saygınlık kazanırsa ve işlerinin iyiye doğru gittiğini görürse, tüm bunların Allah tarafından verildiğini unutur, bu başarısında öyle gurur duyar, öyle böbürlenir ki, ne Allah'a, ne de diğer insanlara hiçbir pay bırakmaz. Fakat bu iyi talih onu bırakır bırakmaz cesaretini kaybeder ve küçük bir şanssızlık bile onu o denli sarsar ki, her türlü aptallığı yapabilir, hatta intihara bile kalkışabilir.
56. Yani, "Müminler; küfür ve şirkin insanın moralini nasıl etkilediğini ve Allah'a imanın insan karakteri üzerinde ne tür bir etkisi olduğunu anlayabilirler. Allah'a samimiyetle inanan ve O'nun bütün hazinelerin maliki olarak kabul eden bir kimse, asla Allah'ı unutanlar gibi hasis ve cimri olmaz. Eğer ona bol nimet verilse asla kibre kapılmaz, tam aksine Allah'a şükreder, çevresindeki insanlara cömertçe davranır ve Allah'ın verdiği nimetleri yine O'nun yolunda sarfeder.
Diğer taraftan eğer verilen nimetlerde bir azalma olursa sabreder; asla şeref ve haysiyetini ayaklar altına almaz ve sonuna dek Allah'ın lütfunu bekler. Böyle ahlâkî bir mükemmelliğe, asla bir ateistte veya müşrikte rastlanamaz."
57. "Akrabaya, yoksula, yolcuya sadaka verir" değil, "Hakkını verir" denmiştir. Çünkü bu, sizin onlara her halükârda vermeniz gereken bir haktır. Eğer siz servetinizden bir kısmını onlar için ayırırsanız, onlara bir iyilik yapmış olmuyorsunuz. Eğer mülkün gerçek sahibi size başkalarından daha fazla vermişse, size verilen bu fazla servetin başkalarının hakkı olduğunu hatırlamalısınız. Çünkü bu fazladan serveti, Rabbiniz, başkalarının hakkına saygı gösterip onlara verip vermeyeceğinizi denemek için size vermiştir.
Bu ilahi emir ve onun gerçek ruhu hakkında düşünen herkes, Kur'an'ın insanın ahlâkî ve ruhî gelişimi için ortaya koyduğu yolun, kaçınılmaz olarak hür bir toplum ve ekonomiyi gerektirdiğini hisseder. Böyle bir gelişme insanların mülkiyet hakkının kaldırıldığı veya kısıtlandığı bir sosyal çevrede mümkün olmaz.
Devletin tüm kaynakların mülkiyetini elinde bulundurduğu ve hükümetin halka mal dağıtımı sorumluluğunu üstlendiği, hatta bireyin ne başkalarının hakkının farkına varmasına ve yardım etmesine fırsat tanıdığı, ne de kendisine yardım edilen kişinin diğeri için şükran duyguları geliştirebildiği bir sistem, tamamen komünist bir sistemdir. Şimdi bizim ülkemizde de "Nizam-ı Rububiyet" adı altında öne sürülen böyle bir ekonomik ve toplumsal düzen, tamamen Kur'an'a muhalif bir sistemdir. Çünkü böyle bir düzen, bireyin ahlâkî gelişimini ve karekter oluşumunu tamamen engeller. Kur'anî bir düzen ancak bireylerin bazı servetlere, onları harcama hakkına ve daha sonra da samimiyetle Allah'ın ve O'nun kullarının haklarını verme hak ve yetkisine sahip olduğu bir ortamda uygulanabilir. Ancak böyle bir toplumda, bir taraftan insanlar bireysel olarak nezaket, hoşgörü, sevgi, fedakârlık, başkalarının haklarına saygı göstermek ve bu hakları sahiplerine vermek gibi faziletleri geliştirme, diğer taraftan da kendilerine iyilik yapanlara karşı teşekkür ve minnet duyguları geliştirme fırsatı bulurlar. Ancak böyle bir sistem, kötülüğün yok edilip iyiliğin geliştirilmesinin kanun zoruyla değil, bilakis insanların kendi temiz kalplilikleri ve bu sorumluluğu yerine getirme iyiniyetleri ile sağlanabildiği mükemmel bir ortam meydana getirebilir.
58. Bu, kurtuluşa sadece yoksula, akrabaya ve yolcuya hakkını vererek ulaşılabileceği ve bunun için başka hiçbir şeye gerek olmadığı anlamına gelmez. Tam aksine başkalarının bu haklarını vermeyenlerin gerçek kurtuluşa eremeyecekleri anlamına gelir. Gerçek kurtuluşa ancak, sadece Allah'ın rızasını ve hoşnutluğunu isteyerek bu hakları sahiplerine verenler ulaşabilir.
59. Bu, Kur'an da faizi yasaklayıcı olarak indirilen ilk ayettir. Sadece şöyle demektedir: "Siz borç verenin servetinde bir artış olacağını düşünerek faiz ödüyorsunuz. Fakat gerçekte Allah katında, faiz malı artırmaz, tam aksine servet ancak verilen zekat ile artar."
Sonraları Medine'de faizi haram kılan ayet nazil olmuştur: "Allah faizi mahveder, sadakaları artırır." (Bakara: 276) . (Daha sonraki emirler için bkz. Al-i İmran: 130 ve Bakara: 275-281)
Bu ayete müfessirler iki anlam vermişlerdir. Müfessirlerin bir kısmı şöyle der: Burada "riba", şeriatın haram kıldığı faiz anlamında değildir, fakat alan kişinin onun iki katını vereceğini umarak veya hediye verene bir hizmette bulunacağı için ya da hediye veren için verdiği kişinin zengin olması daha faydalı olduğundan verilen bir hediye veya bağış anlamına gelir. Bu İbn Abbas, Mücahid, Dahhak, Katâde, İkrime, Muhammed bin Ka'b el-Kurzi ve Şa'bi'nin görüşüdür. Belki de bu müfessirlerin ayeti böyle yorumlamalarının sebebi, ayette bu davranışın sonucu olarak sadece Allah katında böyle bir servetin artmayacağının zikredilmesidir. Oysa, eğer şeriatın haram kıldığı riba kastediliyor olsaydı, açıkça bu davranışın Allah tarafından şiddetle cezalandırılacağı söylenirdi.
Diğer grup bunlardan ayrılır ve ayetteki "riba" ile, şeriatın haram kıldığı faizin kastedildiğini söyler. Bu, Hasan Basri ve Süddi'nin görüşüdür. Allame Alusi de ayetin zahiri mânâsının aynı olduğunu; zira Arapçada ribanın aynı anlamda kullanıldığını söyler. Bu tefsir müfessir Nisaburî tarafından da kabul edilmiştir.
Bize göre de, bu ikinci görüş doğrudur. Çünkü birinci görüşü desteklemek için öne sürülen delil ribanın bilinen anlamını bir tarafa bırakmak için yeterli değildir. Rum Sure'sinin nazil olduğu dönemde faiz henüz haram kılınmamıştır. Bir şeye önce zihinleri hazırlamak sonra da onu yasaklamak, Kur'an'ın tercih ettiği bir yoldur. Şarap hakkında da ilk söylenen şey, onun temiz olmadığı idi (Nahl: 67) . Daha sonra Bakara: 219'da onun zararının, faydasından daha çok olduğu söylenmiştir. Sonra sarhoş iken namaza yaklaşılmaması söylenmiş. (Nisa: 43) , en sonunda da şarap içmek tamamen haram kılınmıştır. Aynı şekilde faiz hakkında da burada sadece onun serveti arttırmadığı, servetteki gerçek artışın ancak zekat ile olduğu söylenmiştir. Bundan sonra bileşik faiz yasaklanmış (Al-i İmran: 130) , en sonunda da faiz tamamen haram kılınmıştır. (Bakara: 275, 280)
60. Bu artışın hiçbir sınırı yoktur. Niyetin samimiyeti ne kadar büyük olursa, fedakârlık duygusu ne kadar derinse ve kişinin Allah yolunda harcarken Allah'ın rızasını kazanma arzusu ne kadar fazlaysa, Allah'ın ona vereceği mükâfatlar da o derece büyük ve güzel olacaktır. Sahih bir hadise göre eğer bir kimse Allah yolunda incir çekirdeği kadar bir şey verse, Allah onu Uhud dağı kadar arttırır.