58- Eğer bir kavmin ihanet edeceğinden kesin olarak korkarsan, sen de açık ve adil bir tutumla (onlarla olan anlaşma metnini ve diplomatik ilişkiyi yüzlerine) at.(43) Gerçekten Allah, ihanet edenleri sevmez.
59- Küfre sapanlar, kaçıp-kurtulduklarını sanmasınlar; gerçek şu ki, onlar (bizi) aciz bırakamazlar.
60- Onlara karşı gücünüzün yettiği(44) kadar kuvvet ve besili atlar hazırlayın. Bununla, Allah'ın düşmanı ve sizin düşmanınızı ve bunların dışında sizin bilmeyip Allah'ın bildiği diğer (düşmanları) korkutup-caydırasınız. Allah yolunda her ne infak ederseniz, size 'eksiksiz olarak ödenir' ve siz haksızlığa uğratılmazsınız.
61- Eğer onlar barışa eğilim gösterirlerse, sen de ona eğilim göster ve Allah'a tevekkül et. Çünkü O, işitendir, bilendir.
62- Onlar, seni aldatmak isterlerse, şüphesiz Allah sana yeter.(45) O, seni yardımıyla ve mü'minlerle destekledi.
63- Ve onların kalblerini uzlaştırdı. Sen, yeryüzündekilerin tümünü harcasaydın bile, onların kalblerini uzlaştıramazdın. Ama Allah, aralarını bulup onları uzlaştırdı.(46) Çünkü O, üstün ve güçlü olandır, hüküm ve hikmet sahibidir.

AÇIKLAMA

43. Bu ayet, gerekli olduğunda anlaşmayı bozma ile ilgili çok açık ve kesin bir kural koymakta ve müslümanlara "anlaşmayı açıkça onların önüne atmayı" emretmektedir. Bu ayete göre, müslümanlar, anlaşma yaptıkları tarafın anlaşma şartlarına tam anlamıyla uymadıklarını hissetseler veya karşı tarafın ilk fırsatta ihanet edeceğinden korksalar bile tek taraflı bir kararla anlaşmayı sona erdirmek haramdır. Bu nedenle ayet, müslümanların karşı tarafa, sanki aralarında hiç anlaşma yokmuş gibi davranmalarını yasaklamaktadır. Diğer taraftan ise ayet, müslümanlara henüz karşı bir davranışta bulunmadan diğer tarafı anlaşmanın bittiğinden haberdar etmelerini emretmektedir. Bu zorunludur, çünkü karşı taraf anlaşmanın hala yürürlükte olduğu konusunda yanlış anlamaya maruz kalmamalıdır. Hz.Peygamber (s.a) , İslam'ın uluslararası politikasını bu ayete dayandırmıştır: "Herhangi bir tarafla anlaşmaya giren kimse, anlaşmanın süresi bitinceye kadar o anlaşmaya bağlıdır. Eğer bozmaya zorlanırsa, iki tarafın da eşit olması için, anlaşmayı karşı tarafın önünde bozar." Daha sonra aynı ilkeyi her meseleye uygulayarak şöyle demiştir: "Size ihanet eden kimselere bile ihanet etmeyin." Ve bu ilkeyi, harfi harfine uygulanacak şekilde zihinlere işlemiştir. İşte bu nedenle, Emir Muaviye kendi sultanlığı döneminde, anlaşma süresi biter bitmez istila etmek amacıyla Roma İmparatorluğu sınırlarına asker yığmaya başladığında, Hz.Peygamber'in (s.a) ashabından Amir b. Anbese (r.a) buna şiddetle karşı çıkmış ve bu hadisi Emir'in huzurunda okumuştur. Bu hadise göre asker yığmak bile bir tür ihanet olmaktadır. Emir buna boyun eğmek zorunda kalmış ve sınıra asker yığmaktan vazgeçmiştir.
Eskiden, "cahiliye" döneminde çok yaygın bir davranış olan anlaşmaları tek taraflı bozma ve düşmana savaş ilan ettiğini bildirmeden saldırma olaylarının, bu günün medeni "cahiliye"sinde de gündemde olduğuna dikkat edilmelidir. Mesela 2. Dünya Savaşı sırasında hiç bir resmi açıklama yapılmaksızın Almanya Rusya'ya saldırmış İngiltere ve Rusya ise İran'a karşı askeri harekata girişmişti.
Bu tür anlaşmaları çiğneme ve ihlal ile ilgili öne sürülen özürler ise dayanaktan yoksundur: Eğer önceden savaş ilanı yapılırsa karşı tarafın daha evvel davranıp saldıracağı gibi özürler öne sürülmektedir. Fakat onlar, ahlaki sorumluluklar böyle sudan sebeblerle bir kenara bırakılabilirse, şu veya bu özürle haklı gösterilemeyecek hiç bir suç veya günah kalmayacağını ve her hırsızın, her soyguncunun, her fahişenin, her katilin ve her sahtekarın suçu veya günahını bir özürle haklı gösterebileceğini unutmuş görünüyorlar. Fakat ne gariptir ki, çağdaş liderlerin iki tür adalet ölçüsü var! İhanet ve yasaları ihlali uluslararası arenada haklı gösterip desteklerken, aynı kuralı kendi ulusal arenalarında uygulamıyorlar.
Fakat yukarıdaki kuralın da bazı istisnaları var. İslam hukuku, karşı taraf açıktan açığa anlaşmayı ihlal ettiği ve kendilerine karşı belirli bir düşmanca tavırda bulunduğunda, müslümanların karşı tarafa saldırmasına izin verir. Böyle açık bir durumda ayet, müslümanları anlaşmanın gerçek bitiş tarihini beklemekle sorumlu tutmaz, bilakis hiçbir ültimatom vermeksizin böyle bir hainlikte bulunan karşı tarafa askeri saldırıda bulunmalarına izin verir. İslam hukukçuları bu istisnayı, Hz. Peygamber'in (s.a) bir uygulamasından çıkarmışlardır. Kureyşliler, Beni Huza'alılarla ilgili olarak Hudeybiye anlaşmasını açıktan ihlal ettiklerinde, Hz. Peygamber (s.a) kendi tarafları açısından da anlaşmanın sona erdiğini bildirme gereğini duymamıştır. Bu nedenle onlara hiç bir haber vermeden Mekke üzerine yürümüştür. Fakat burada bir uyarı yapılmalıdır. Bu istisnadan yararlanılabilmesi için, Hz.Peygamber'in (s.a) Mekke üzerine yürümeyi doğru bulduğu zamanın tüm şartları göz önünde bulundurulmalıdır. Ancak bu şartlar bulunduğunda, bu uygulamayı örnek alabiliriz, aksi takdirde bu uygulamadan haksız şekilde yararlanmış oluruz. Hadis ve Siret kitaplarından aşağıdaki şartların Hz. Peygamber'i (s.a) böyle bir adım atmaya yönelttiğini öğreniyoruz:
1) Kureyşlilerin anlaşmayı bozdukları o kadar aşikardı ki, bir ihlalin var olduğunda hiç bir şüphe söz konusu değildi ve onların kendileri de anlaşmanın sona erdiğini kabul ediyorlardı. İşte bu nedenle Kureyşliler anlaşmayı yenilemek üzere Ebu Süfyan'ı Medine'ye göndermişlerdi. Gerçi bu, onların anlaşmanın sona erdiğini bildiklerini göstermektedir, ama bu, yukarıda değinilen istisna kuralın işlerlik kazanması için anlaşmayı bozan tarafın bunu bilmesi ve kabul etmesini gerektirmez. Bu istisna kural, anlaşmayı ihlal, çok açık ve şüpheden uzak olduğunda geçerlidir.
2) Anlaşmanın bozulmasından sonra Hz. Peygamber (s.a) , onların anlaşmayı bozmalarına rağmen kendisinin anlaşmayı yürürlükte kabul ettiğini gösterecek ne bir söz, ne bir hareket, ne de bir imada bulunmamıştır. Onlarla, böyle bir izlenim yaratacak ilişkilere de devam etmemiştir. Bütün hadisler, onun Ebu Süfyan'ın anlaşmayı yenileme teklifini kabul etmediğini göstermektedir.
3) Hz. Peygamber (s.a) Kureyşlilere karşı açıktan askeri harekata girişti. Gizli savaş niyeti taşırken barışçıl görünmeye çalışarak iki yüzlü davranmadı.
Bu, Hz. Peygamber (s.a) tarafından bu konuda vaz'edilen mükemmel bir örnektir. O halde ayetteki emre istisna, ancak belirli koşullar gerçekleştiğinde ve Hz. Peygamber (s.a) örneğindeki aynı dürüstlük ve açıklık söz konusu olduğunda uygulanabilir.
Bunun yanısıra müslümanların bir sorunu, karşı taraf bunu ne karşılıklı müzakere, ne de uluslararası hakemlik yoluyla çözmeye yanaşmayıp güç kullanmakta ısrar ettiğinde, askeri güç kullanarak çözmelerine izin verilmiştir. Böyle bir durumda, bu ayet müslümanların hiç bir girişimde bulunmadan önce açık bir savaş ilanında bulunmalarını emretmektedir. İslam, eğer müslümanlar açık bir savaş ilanına hazır değillerse, gizli askeri harekata girişmeyi ahlak dışı bir tutum olarak kabul eder ve buna izin vermez.
44. "Düşman size aniden saldırdığında, hiç bir gerileme olmaksızın hemen askeri harekata girişebilmeniz için her an düzenli bir ordu ve gerekli bir teçhizatı hazır bulundurmanız gerekir. Bu önlemler alınmalıdır ki, sizi yarı eğitilmiş teçhizatsız, gönüllüleri askere almak zorunda bırakacak bir acele ve karışıklığa imkan kalmasın ve düşmanın sizi hazırlıksız yakalayıp, siz savunmaya hazır değilken büyük kayıplar verdirmesi gibi bir korku yaşamayın."
45. Yani, "Diğer milletlerle ilişkiniz Allah'a olan güveninize dayanmalıdır, çünkü "O size yeter" Bu nedenle savaşta da barışta da düşmanınızla cesurca karşılaşmalısınız. Eğer düşman sizinle barış görüşmesi yapmak isterse, hiç bir tereddüt göstermeksizin karşı tarafla müzakere yapmaya hazır olmalısınız. Karşı tarafın gayri samimi ve haince niyetleri olduğu özrünü öne sürerek hiç bir teklifi geri çevirmeyin, çünkü hiç kimse karşısındakinin gerçek niyetini bilemez. Eğer karşı taraf teklifinde samimi ise, onun teklifini red edip kan dökmeye devam etmek doğru olmayacaktır. Diğer taraftan eğer karşı tarafın haince niyetleri varsa, o zaman Allah sizi cesaretiniz ve ahlaki üstünlüğünüz nedeniyle onlardan koruyacaktır. Bu durumda hain düşmanla, ona caydırıcı bir ders verecek şekilde savaşın."
46. Burada, daha önceden aralarında yüzyıllardan beri süregelen düşmanlıklar bulunan çeşitli Arap kabilelerinin gönüllerini birbirine bağlayan ve güçlü bir topluluk oluşturacak şekide onları kaynaştıran İslam'ın lütuf ve nimetleri kastedilmektedir. Allah'ın bu lütfu, özellikle Medineli Evs ve Hazreç kabilelerinde göze çarpmaktadır. Bu iki kabile birbirlerine düşmandılar ve kanlı Bu'as savaşı, bundan sadece iki yıl önce meydana gelmişti. Bu tür düşmanlıkların, Hz. Peygamber'in (s.a) yaşadığı dönemde İslam toplumunun şahit olduğu birlik ve beraberliğe dönüşmesi gerçekten büyük bir mucizedir. Böyle bir şeyin hiç bir insan gücü ve kaynağıyla başarılamayacağı meydandadır. Çünkü ne başarılmışsa O'nun lütfu ile başarılmıştır ve ne başarılacaksa, yine O'nun lütfu ile başarılacaktır.